YAVUZ SARIKAYA RÖPÖRTAJI

ATLAR ILE ILK TANIŞMA ANKARA’DA…

1934 senesinde, Ankara’da doğdum. Büyüdüğüm mahalle de hipodroma çok yakındı. At yarışlarına yakın olduğumuz için de babam beni ve ağabeyimi hep hipodroma götürürdü. İşte, o yıllardan itibaren bu aşıyı vücuduma aldım. Hatta, babam elimize bir Lira verir, bize plase oynatırdı. Daha sonra, 1956 – 57 senelerinde elimize toplu bir para geçince ağabeyim dedi ki; “Satışlardan 4 tane at alalım da atçılığa girelim.” Rahmetli ağabeyim Yüksel Sarıkaya, atçılığa çok meraklıydı. Hatta, jokeylerle falan da arası çok iyiydi. Neyse, ben bu at alımına müsaade etmedim. Fakat, 1959 senesinde yedek subay olarak Karaköse’ye gidince, İsmail Dinçer ona Simsaroğlu Ekürisi’nden Tufanlı diye bir at aldırmış. Safkan da koşar vaziyette ve iyi bir at, II. Tufan yavrusu. Bu şekilde atçılığa giriş yapmış olduk. Sanıyorum o günün parasıyla 10 bin Lira’ya alınmıştı. Bizde iki yarış koştuktan sonra arızalandı. Ertuğrul Özsoy’un, Malazgirt isimli atını geçti. Hatta, Malazgirt daha sonra aygırlık da yapmıştır.

 

 

 

 

 

 

ASKERLIK BITER ATÇILIK BAŞLAR…

1962’nin sonlarında, askerden geldikten sonra, rahmetli Ahmet Kesebir ile birlikte Mahmudiye Harası’ndaki deforme satışlarından Kanarya ve Çakır isimli iki tay aldık. Onlar da biraz bir şeyler yaptı ve sonrasında da arızalandılar. 1963 senesinde, Bahattin Başaran ile birlikte 5000 liraya ortak bir at aldık. Ama sonra çok pişman oldum çünkü, her halinden bir şey olmayacağı belliydi. Bilahare, 1970 yıllarında Şükrü Dinçel’den aldığım Nosana isimli kısrak bana bir tay doğurdu. Fakat, çok ufak bir taydı ve kısrağın da üçüncü yavrusuydu. Zaten, ilki sorunlu olmuş fakat, rahmetli Osman Atakol o tayı bana “Çok süratliydi!” diye anlatırdı. İkinci tayı da çok ufak doğmuş. Sonra bana doğan üçüncü tayın ismini Konçuy koydum. Kafamdan, “Bundan hiçbir şey olmaz” dedim ve şöyle keyif yaptıracak bir tay arayışına girdim. Onun üzerine rahmetli Şadi Eliyeşil vefat ettiği için, mirasçılarından Kevser Hanım, elindeki atları satıyordu ve Prince Tudor – Golden Gun orijinli bir tayın satılık olduğunu duydum. 140 bin Lira isteniyordu ve o zaman için muazzam bir paraydı. Neyse, ben parayı bastırdım ve bu tayı aldım, idmanını da Münir Kasım yaptırmaya başladı. O arada, Konçuy da büyümeye başladı. Onun antrenörlüğünü de İbrahim Kurt’a verdim. Ben pek fazla ilgilenemiyordum çünkü, o zamanlar Ankara’da işlerim çok yoğundu. rahmetli Ekrem Kurt da Sadık Bey’in atlarıyla ilgileniyor ve kışın Adana, ilkbaharda çoğunlukla Ankara’da oluyordu. Ankara’da olduğu zaman, hemen hemen her gün birlikteydik

 

Bir gün;

■ “Atlardan ne haber Yavuz?” dedi.

■ “Benim iyi atın dizine ilaç çekmişler Ekrem” dedim.

■“Yahu bırak onu ben ötekini soruyorum…”

■“Ötekini ne soruyorsun, Arap atı gibi, bundan at falan olmaz!”

■“Yok, yok! Onun anası Avrupa’ydı değil mi?”

■“Evet…”

■“Sen ona bak!”

■“Yahu Ekrem, ben onun neyine bakayım…”

■“Sen beni dinle ona bak diyorum.”

 

 

 

KONÇUY HER GEÇEN GÜN GÜZELLEŞIYOR…

Biz de üzgünüz tabi şampiyon gözüyle baktığım atımıza ilaç çekilmiş. Aradan bir müddet daha geçiyor, ilaç çekilen tayım iyileşiyor ve Konçuy ile beraber işlere başlıyorlar. Golden Star, yani o iyi olan tayım ile benim ufak Konçuy beraber çalışıyorlar ama Konçuy öyle bir iş yapıyor ki, üstündekinin tayı tutmaya çalışmasından eyeri kayıyor. Tuta tuta, 38 yapıyor ki o zaman pist çok ağır, 38 yapmak bile çok büyük başarı. Bir müddet sonra tayları izlemek için İstanbul’a geldim. Benim Konçuy sahaya girmemeye başlamış, o nedenle İbrahim Kurt bunun sırtına bir kum torbası koyup o şekilde lonj yaptırıyormuş. Bir de yarışa yazmışlar fakat, tayın kenteri bile yok. Ama İbrahim dedi ki; “Bu tayın yarış koşması lazım çünkü, sahaya sokup çalıştıramıyoruz, ancak yarışla galobunu verebileceğiz.” “Peki” dedim. “Binmesi için Ekrem’e teklif götürdünüz mü?” diye de sordum. “Yok teklif etmedim” dedi. Neyse, bir hevesle yarış günü tayımızı izlemeye geldim. Bizim at çıktı numarayı aldı, düzlüğe kadar lider geldi, sonra da üçüncü kaldı. O kadar idmansız olunca nefesi yetmemiş. Yarış sonrası Ekrem beni görünce; “Yavuz üzülme atın çok iyi koştu” dedi. Ben anladım ki Ekrem ikinci yarışında binecek ve öyle de oldu. Bizim o ufak tayımız da ikinci yarışında uzak ara birinci oldu. Çok kabiliyetli bir taydı. Üç yaşına döndüğünde de Konçuy’un Gazi Koşusu’nu kazanması bile ihtimal dahilindeydi ama ben o sırada yurtdışındaydım ve galiba hakkını yedik. Sonraki zamanlarda da bu ufak tefek safkan hep Grup Koşular koştu ve kolay kolay da tabeladan düşmedi, çok başarılı bir at oldu.

 

 

UĞURTAY…

Uğurtay’ın hikayesi de çok enteresandır. Konçuy ile Uğurtay anneden kardeştir. Tabii, biz Konçuy’un başarısını görünce, Konçuy’un babası olan Rugged’a kısrağımızı tekrar çekmek istedik fakat, Sadık Eliyeşil o zamanlar dışarıya at çekmiyordu, bizim de çok samimiyetimiz yoktu. Rahmetli Vural Çakım’da Simten diye bir aygır vardı, Rugged sülalesinden diye ona çekmeye niyetlendim. Konçuy’u da Tünkut’a çekecektim. Ankara’da arkadaşım Nefi var o dedi ki; “Bu Nosana’yı Tünkut’a çekelim, aşım ücretini de vereyim, ortak olayım.” O senelerde de ben her yıl bir atım sahaya gelsin istemiyordum. Başka kısraklarımı da bu şekilde aşıma verdiğim olmuştu. Neyse, ben de kabul ettim. Hatta Tünkut da o yıllarda yeni aygır olmuştu. Rahmetli Avram Barokas bana demediğini bırakmadı; “Bu aygıra aşım yaptırılır mı?” diye. Biz aşımı Tünkut’a yaptırmaya karar verdik, Nefi’ye da bir tek şart sundum; “Sakın hisseni satıp bana başka ortak getirme.” Çünkü, atçılıkta ortaklık zor iştir. Bir sene sonra, bu sefer at sahibi Türkiye Jokey Kulübü Üyesi ve yıllarca murakıplık yapan rahmetli Rana Avunduk gelip benden, “Nosana’yı beraber çekelim” diye istekte bulundu. TJK Asli Üyesi ve at sahibi rahmetli Hayri oradan atıldı, “Ne işin var böyle ortaklığa, ne güzel tayın var. Nefi’den hisselerini al, o tayı koş.” Ben de içimden diyorum ki; “Nefi zaten hissesini kimseye satmaz. Neden olmasın?” sonra bir de ne duyayım, Rana ağabey, Nefi’deki hisseyi almış. Neyse, biz Rana Ağabey ile ortak olduk mu?… Aslında çok dürüst ve çok iyi bir insandı. Bu arada, Rana Ağabey kalbinden hastalandı ve Hollanda’ya tedavi olmak için gitmeye karar verdi. Fakat, orada pek ümit görmemişler ve ameliyat olmadan geri döndü. Geldikten sonra bana; Yavuz benim durumum çok iyi değil. Ölürsem senin mirasçılarla problem yaşamanı istemem, atı senin üstüne devredeyim.” Ben de; “Olmaz ağabey, atı satalım ve kaça satılırsa yarı yarıya bölüşelim” dedim. Ortağımla alışveriş yapmayı sevmiyorum. Sonuçta kabul etmedim ve atı İstanbul’a getirdik. Yusuf Mutlu bana, “Tayı, Ekrem Kurt’a verelim” dedi. Hatta, o sırada rahmetli Şükrü Yurteri ata talip oldu. Ben 4 milyon dedim ama 3 milyonu verseler satacağım. Sonra, Şükrü Yurteri, “Yavuz, ben atı 2 milyona aldım” dedi. Ben de o fiyata vermem dedim. Neyse, daha sonra Rana ağabeyin hissesini de 1 milyona aldım. O bana 150 bine verecekti ama ben değeri üzerinden parasını ödemek istedim.

 

 

 

 

 

BU ÇOK BÜYÜK AT OLACAK…

Bizim Uğurtay, Sadık Bey’in atlarıyla beraber çalışmaya başladı. Ekrem, daha tayın bineklerini yaparken bana dedi ki; “Yavuz, bu çok büyük at olacak.” Artık kendine göre ne hesaplar yaptıysa, çok beğeniyordu. Bir gün, Avram Barokas dedi ki; “Ekrem senin atı idmandan sonra otlatıyor, bu demektir ki, Uğurtay çok büyük at olacak.” Hatta, ben de şaşırdım niye böyle söylediğine… Meğerse, Ekrem sadece çok beğendiği atı otlatırmış. Uğurtay da şanslı bir safkanmış çünkü, iyi ellere düştü ve Ekrem’de hakkını verdi. Ekrem Kurt’a hiç karışmadım, hakikaten çok müstesna bir insandı ve çok da iyi gittik. 2 yaşında çok başarılı bir sezon geçirdi ve Çaldıran’ı da kazanarak sezonu kapattı. Sonraki sezon açılana kadar bir süre yarışlara ara verdik ve ilk yarışında “Geçilir mi?” diye Ekrem biraz telaş yaptı. Kazanınca da “Tamam!” dedi, “Biz artık geçilmeyiz.”

 

 

 

 

 

1985’DE AT VEBASI OLDU…

Erkek Tay Deneme’de, Kılıç Aslan tayı Aslanım bizi oldukça sıkıştırdı ve yarım boy ile zor kazandık. Fakat, o aralar at vebası çıktı. Bakanlığın veterineri 15 gün kadar hem yarışları hem idmanları yasakladı. Bu sefer, Gazi ile Sait Akson arası iki haftaya düştü. Ekrem çok korkardı, geçilirse halk onu “yuhalar” diye. Tabii, seyirciler de küfür filan ediyorlardı, o da bunu hazmedemiyordu. Bu yarış öncesi panikledi, benim de pek umurumda değil. Bir numaralı startı çekince yarışta telaşlandı, hızlı çıkayım diye hamle yaptı, bu sefer de at arka ayaklarını ön ayaklarına yetiştirince, ikisi birden yıkıldı. Uğurtay’ı hemen Veteriner Ali Akşit’e götürdüm. O da; “Yavuz bu atın durumu kritik. Gazi Koşusu da var ve bu yarışta olmayı hakkediyor” dedi. Ben de, “Ali ağabey, benim için önemli olan tek şey atım, Gazi Koşusu’nu boş ver. Bu tay, bugüne kadar bana olan vazifesini fazlasıyla yaptı. Gazi Koşusu’nu da koşmayıversin” dedim. O da; “Bu atı üç gün boyunca ahırdan çıkartmayın, mikrop falan kaparsa başımıza büyük iş açılır” dedi

 

 

 

 

 

 

EKREM ILE YOLUMUZU AYIRDIM…

Uğurtay’ın iki tane antrenörü vardı, biri İsmail Tokgöz, diğeri Mahmut Doğan. Onlara dönüp; “Duydunuz değil mi? Sahaya gitmeyecek, ahırdan çıkmayacak…” dedim. Ertesi günü biraz geç gittim sahaya, ahıra gelmeden karşıma biri çıktı, şimdi kim olduğunu hatırlamıyorum. “Attan ne haber?” dedi. Atın ahırda kapalı olduğunu söyledim. O da; “Yahu dalga geçme, tay sabah idman yaptı” dedi. Hemen İsmail’i yakaladım, “At çalıştı mı?” dedim, o da “Evet, Ekrem ağabey sabah gelip atı çalıştırdı” dedi. Ben bunu duyunca çok sinirlendim, iki antrenörü birden gönderdim. Ekrem’le de yollarımı ayırdım. Üç gün boyunca da ahırdan çıkarttırmadım. Ben Gazi’ye koşmayı hiç düşünmüyordum ama ağabeyim illa ki koşalım diyerek kaydını yaptırdı.

 

 

 

 

 

 

1985 GAZI KOŞUSU GALIBI UĞURTAY…

8 gün aradan sonra Mümin Çılgın ilk defa çalıştırdı tayı, o da çok beğenince, “Ben binerim!” demiş. Sonuç olarak Mümin bindi ve 1985 yılının Gazi Koşusu’nu Uğurtay kenter ile kazandı. Yarışın hemen ertesi günü yazlığa gittim ve Gazi Koşusu’nu kazanmaktan ötürü hiç de keyif alamadım. Neden alamadım? Çünkü o yarışta Uğurtay’a binmek, Ekrem Kurt’un hakkıydı. Evet, Ekrem büyük hata yaptı ama yine de benim ona atı teklif etmemem yanlış oldu ve sinirlendiğim için haksızlık yaptım. Yani, Uğurtay çok iyi bir taydı. Hatta şunu da söyleyeyim, eğer Uğurtay, Sadık Eliyeşil’in elinde olsaydı, Karayel’in rekorunu egale edebilirdi. Çünkü, ben her yarışa koştum, o da bir çoğunu kazandı. Biz hiç yarış seçmedik. Sadık Bey olsa seçe seçe koşardı ve kolay kolay da geçilmezdi…

 

 

 

 

 

 

ATÇILIĞIMIZ ILERIYE GITMIYOR…

Son yıllara baktığımızda, atçılığımızın ileriye gittiğini düşünmüyorum. Sahalarımıza geçmişe göre çok daha güzel eşkalli atlar geliyor. Çünkü, 50 yıl evvel sahaya 90 tane at gelirdi, şimdi her sene 1500 tane geliyor. Bugün Karayel, Nurcivan, Uğurtay gibi atlar olsaydı, o yıllarda olduğu gibi yine çok başarılı olurlardı. Ama, ben şunu da söylemek istiyorum; eğer Prince Tudor, Cihangir gibi aygırların sülalesini devam ettirebilseydik, sonradan aldığımız aygırlardan çok daha iyi bir kan hattına sahip olabilirdik. Bundan 40 – 50 yıl evvel safkanlar çok daha ucuzdu. İyi kanları Türkiye’ye getirme şansımız vardı ama hatalı aygır alımları yapılmış, çok büyük fırsatları kaçırmışız. Sanıyorum, eskiden bu kadar bilgili de değilmişiz. Bir Sait Akson ağabeyimiz varmış, o bu işe çok hakimmiş, onun dışında biz hiçbir şey bilmiyormuşuz ve çok kötü aygırlar getirmişiz. Mesela, Türkiye’ye çok iyi kısraklar ve taylar getirildi ama ne yazık ki aygırlar için aynı şeyi söyleyemiyorum ve sonradan dünyada petrol fiyatları artınca aygır fiyatları da çok yükseldi ve iyilerini getirme şansımız tamamen yok oldu.

 

 

 

 

 

BIZ TRENI KAÇIRMIŞIZ…

Bizim 80 – 100 milyon Lira’ya aygır alabilecek gücümüz yok. 2 – 3 milyona aygır aldık fakat, onlar da Türkiye’ye sınıf atlatacak aygırlar değildi. Ben o zaman kendime göre aygırları 6 sınıfa ayırdım. İlk dört sınıfı Türkiye’ye getiremiyoruz çünkü paramız yetmiyor. Ancak, 5 veya 6’ıncı sınıf aygırları getirebiliyoruz. Açıkçası, biz treni çoktan kaçırmışız… EĞITIM! EĞITIM! EĞITIM!.. Son olarak söylemek istediğim; aynı Napolyon’un “Para! Para! Para!” dediği gibi, “Eğitim! Eğitim! Eğitim!” diyorum. Önce, seyisleri eğitmemiz gerekiyor. Yasin Kadri Ekinci döneminde başlayan seyis kursları var, onun gelişerek devam etmesi gerektiği kanısındayım. Antrenörlerimizin de eğitilmesi lazım. Jokeylerde, menajerlik diye bir şey var, onu hiç tasvip etmiyorum. Ne kayıtları var, ne bir belgeleri, onların eğitilmesi gerekiyor. Çok iyi niyetli olmalarına rağmen, komiserlerimizin biraz daha ileriye gitmeleri gerektiğine inanıyorum. Ve at sahiplerine biraz daha çeki düzen verilmesi lazım. Başta da dediğim gibi eğitime çok önem vermemiz gerekiyor.